İstanbul' da Bir Dolandırıcılık Hikayesi
İstanbul’ a ilk geldiğim zamanlardı. Dolandırıcılık vs olaylarını sadece filmlerden izler, Eskişehir’ de hiç karşılaşmazdık. Ya da ben ben karşılaşmadım. Birgün Eskişehir’ den İstanbul’ a tren yolculuğu yaptım. Haydarpaşa Tren Garında trenden indim ve Kadıköy otobüs duraklarına doğru gidiyorum. Hemen solda, kaldırım kenarında ise şalvarlı, başörtülü, ortayaşı biraz geçmiş bir kadın, kucağında bebeği ile saat tezgahı kurmuş, etrafında ise epeyce bir kalabalık. İçimde acıma – takdir arası bir duygu ile tezgaha yaklaştm...


5 Nisan kararlarının bize vurduğu darbeden sonra, birazda Paşanın emir subayının telkini ile beraber, bir arkadaşımızla Asker e gitmeye karar verdik. Tabi bu kararı hemen değil, bir süre oyalandıktan sonra verdik.
Bu tarihe denk gelen ekonomik krizin, bende ve benimle beraber olan 4 arkadaşımın hayatındaki yeri eminimki çok farklıdır…
Ortaokuldan sonra, birçok sınavı kazanmama rağmen sağlık muayenelerinde hep “göz” den elendim. O zamanki duygu ve düşüncelerimi anlatamam…
Bakmayın isminde “Eski” lafı geçtiğine.. Şuan itibari ile Türkiyenin en modern şehridir dersem, inanın çok da abartmış olmam. Tabii bu durum şuan için geçerli, benim çocukluğumun geçtiği yılları kapsamıyor. Çünkü o yıllarda çamur kanıksadığımız bir olay ve hatta oyun materyalimizdi diyebilirim. Bu durum her ne kadar bizim hoşumuza gitse de, annelerimizin hoşuna gideceğini zannetmiyorum. Teknolojik şartların bugünkü gibi olmadığı bir ortamda, yani çamaşırı elde yıkayıp, binbir zorlukla ütülediğiniz kıyafeti çocuğunuza giydiriyorsunuz ve bir süre sonra sırtına kadar çamur, ayakkabıların içi vıcık – vıcık su olmuş, ondan da önemlisi elleri ve ayakları gerek sudan, gerekse de soğuktan buruşmuş, tir-tir titreyerek karşınıza çıkıyor. Ne hissederdiniz?