Başlangıç / Kelimeler / Yorumsal Kelimeler / Olur Öyle Vakalar…

Olur Öyle Vakalar…

vakalar

Biz öyle bir neslin evladıyız ki; öğrenmeye ayıracak vaktimiz yoktur ama olmayan bilgiyi paylaşacak çok zamanımız vardır. Hiç darılmaca, gücenmece yok. Biz öyleyiz. Bu yazıyı okuyacak ve anlayacak kadar Türkçeye hakimseniz, üzgünüm ama muhtemelen siz de öylesiniz.

***

İşten ve ailemden arda kalan zamanlarda her zaman gittiğim kıraathaneye giderim. Derdim oyun oynamak ya da insanların “vakit öldürmek” dediği işi icra etmek değildir. Zira hiçbir para birimi ile satın alamayacağım bir mefhumu neden çarçur edeyim ki? Halk arasında kahvehane olarak tabir edilen o mekana gitme amacım; her konuda akademik fetvalar vermelerine rağmen ilgili konu hakkında herhangi bir fikri olmayan insanların yaratıcılığını izlemekten ibarettir.

Geçenlerde yine ocakçı Ali Rıza’nın lezzetli çayını yudumlarken, bir yandan da sessiz sedasız gazetemi okuyordum. Ama bu faaliyetim yan masadan gelen “hopp hemşerim! Kütüphanemi burası? Bırak o gazeteyi de iki satır laf edelim” cümlesi ( sanırım sataşması demek daha doğru olur ) ile kesildi. Kafamı çevirip “buyur Cevat” dememle, “o kadar okuma oğlum mebus mu olacaksın başımıza?” lafını duymam bir oldu maalesef. Keşke mebus adayı olmak için, “çok okumak” diye bir şart konsaydı diye geçirdim içimden.

Kıramadım arkadaşımı, geçtim masasına oturdum. Demin gazete okuyan gereksiz bir adam iken, artık kahvehanenin en önemli ikinci unsuru olan “yancı” (oyun oynayan kişinin yanında oturup, izleyen kişi) olmuştum.

Kahve içinde terfi etmeme rağmen Cevat’ın sataşmalarından kurtulamamıştım ne yazık ki… “Eee kanka? Ne olacak bu Kıbrıs Sorunu?” şeklinde yarı alaycı bir sorunun muhatabı oldum. Nezaketen konudaki fikrimi belirtecektim ki masadaki bir başka oyuncu; “bitmez oğlum o mesele. Bana verecekler o işi benzin döker yakarım Rumları… Ne Kıbrıs kalır, nede sorunu”  deyiverdi. Bu söylemi hangi askeri, iktisadi, siyasi bilgiye dayanarak söylemişti bilmiyorum doğrusu. Ama bildiğim tek şey vardı… Eğer cidden çözümün bu olduğunu düşünüyorsa, evdeki üç çocuğu ve eşine uzun bir müddettir yazık oluyordu.

Çaya doymuştum artık. Zamanı harcamak ta belirttiğim üzere alışkanlıklarımın arasında değildi. Ismarlanan çaylar için teşekkür edip masadan kalktım. Kalkarken de “sen mi kurtaracaksın ciğerim bu vatanı? Okuma bu kadar gözündeki nura yazık” cümlesini duydum. Karşıdakinin anlayabileceğinden fazlasını anlatmaya çalışmamak uğruna da bir şey söylemedim. 

***

Çıktım kahvehaneden ve bir taksiye atladım ( atladım derken bindim yani, aman yarabbi ne kadar bozduk şu TurkChe’yi ) ve arka kapıyı açıp oturdum, ardından da şoföre; “Sultanahmet’e gidelim size zahmet” dedim. Derken yola çıktık. Çıktık çıkmasına da aracımız ilerlemiyordu ki. Sanki İstanbul’daki araçların tamamı benim bulunduğum konumdan Sultanahmet yönüne gitmeye çalışıyordu.

Arka koltukta gazetemi okumaya devam ederken, trafik çilesi ile bütünleşen şoför kardeşim resmen kornaya bir yumruk atarak “biplenecek” kısımlarını attığım şu cümleyi kurdu; ”ulan bu İstanbul trafiğini bana verecekler, iki günde hizaya getirmezsem adam değilim!”

Vallahi de, Billahi de İstanbul’a gelen hiçbir yerel yönetimin çözemediği bu sorunu, taksici kardeşimin nasıl çözeceğini merak etmiştim. Tüm heyecanım ile gazeteyi kapadım ve sırtına dokundum. Ardından da bütün içtenliğimle “nasıl?” dedim. Taksici kardeşim “ne nasıl abi?” dediğinde ise “trafik sorununu diyorum… Ne gibi bir yöntemle çözeceksin?”. Taksici kardeşim bir an yoldan gözünü ayırdığı için, önümüzde duran araca birkaç santimetre kala sert bir fren yapmak zorunda kaldı. Ve tekrar “bip” cümleleri 

Aradan yaklaşık iki dakika geçti ve şoför mahalinden “yarısını trafiğe çıkartmam abi” şeklinde bir ses yükseldi. Sanırım Arşimet’te aynen bu ses tonu ile “evreka” demişti. Bu seferde Fransız kalan taraf bendim. “Neyin yarısını çıkarmazsın?” diye sordum. “Arabaların abi. Arabaların yarısını trafiğe çıkarmam.” dedi. “Peki taksiler nasıl olacak? Onlarda çıkmayan guruba mı dahil olacaklar?” dediğimde, “taksiler ayrı abi” dedi. Konuşacak ta bir şey kalmamıştı artık  

***

Sultanahmet’e vardık. Taksiden indim ve bir arkadaşla buluştum. Sıcak bir merhabalaşmanın ardından kendimizi nargile ve kahvenin muhteşem evliliğine nikah şahidi olarak yazdırma kararı verdik. Bir yandan tömbekilerimizi içip, diğer yandan sohbet ediyorduk. Arkadaşım, ”eee birader işler nasıl? diye sorunca heyecanla ticaret alanındaki yeni projemden bahsettim. Projemin tüm detaylarına hakim olma ihtiyacı bile hissetmeyen dostum, “moralini bozmak gibi olmasın da, o iş tutmaz” deyiverdi…

Bir an duraksadıktan sonra kendimi toparladım. Zira canımdan ayrı tutmadığım kardeşim, bugüne kadar hangi planımdan bahsettiysem “o iş olmaz” demişti. İşin kötüsü de “o iş” genel itibarıyla %80 oranında beklentimin üstünde verim sağlamıştı. Daha da elim olan, arkadaşımın o güne kadar hiçbir ticari faaliyetle uğraşmayan bir devlet memuru olmasına rağmen direkt olarak “o iş olmaz” demesiydi. “Hayırlısı, kurban olduğum utandırmaz inşallah” dedim ve sohbete futbol konuşarak devam etmek için girişimde bulundum.

***

Sohbetimiz bitmiş, nargilemiz kül olmuş, iki saat önce nezaketten kırılan garsonlar yüzümüze bakmaz hale gelmişti ki; evlerimize gitme kararı aldık. Başka bir taksiyle eve dönerken günün muhakemesini yapmaya başladım. Kahvehanedeki arkadaşlar, devlet memuru dostum, taksici… Hepsi belli konularda fikirler beyan etmişti. Fakat hiçbirinin fikri bilgiye dayanmıyordu. Çünkü yüzyıllardır hızla etkisini arttıran “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” hastalığı tüm bedenlerini kaplamıştı.  Bu durum maalesef öğrenme arzusunun da önüne geçiyordu.

***

Umarım bu yazıyı okuyan siz değerli okurum, kıssadan çıkarılması gereken hissenin sahibi olmuştur. Öğrenmemek, bilmemeye göre ayıptır. Ama daha ayıp olan “biliyormuş gibi” davranıp ahkam kesmektir. “Olur öyle vakalar” dememek dileğiyle… 

 

Bir dostumun kaleminden

Facebook Yorum

Hakkında: burakveelif

Ben burakveelif..! Yıllardır kullandığım tabir ile, “internet denizinde bir damla”. Yaklaşık 10 yıldır blog yazarlığı ile beraber, amatör olarak başladığım web maceramda, başta joomla!, wp, smf gibi hazır scriptlerin yanında html, php gibi yazılım dilleri ile de "amatör" olarak ilgilenme fırsatı buldum. Detaylar için lütfen tıklayınız>>>

İlginizi Çekebilir

Gerçek Dürüstlük Nedir?

  Dürüstlük… ne derece ve nereye kadar? Tanımı doğruluktan şaşmamak ve gerçekleri çarpıtmamak olsa da, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir