Ebeveyn Olmak

ebeveyn olmakÖnceleri sadece kendinizi mutlu etmek için sürdürdüğünüz yaşamınıza beyaz atlı prens veya peri masallarından fırlamış güzeller güzeli bir prenses dahil olur. Derken hiç tanımadığınız bir adam, hiç tanımadığınız bir adamdan aldığı yetkiye dayanarak duruma göre yüzlerce kişinin davetli olduğu bir salonda sizleri karı – koca ilan eder. Çok mutlu olduğunuzu zannedersiniz. Aslında çok mutlusunuzdur da. Zira bu mutluluk sadece o ana kadar tattıklarınız arasındaki en yoğunudur o kadar…

 

Derken bayansanız eşinize söyleyeceğiniz, erkekseniz eşinizden duyacağınız bir müjde gelip çatar. “Hamileyim galiba!”

Önce en yakın eczaneye koşturulur. Üç kuruş para karşılığı alınıp %100 güvenli olmayan bir metotla çalışan “hamilelik testi” uygulanır. Hanımlar büyük bir heyecanla testi yaparken, erkekler salonda gizlemeye çalıştıkları bir heyecanla beklerler. Derken “çift çizgi” çıkan testin sonucu taraflarca öğrenilir. Her ne kadar bu sonuç kesin değilse de o gece sabaha kadar hayaller kurulur. Çocuğun adına karar vermeye çalışılır. Hatta ad konusunda saniyeler sürecek “madem büyüklerin adını koyuyoruz, benim babamın adını koyalım” tartışması bile yapılır.

Genelde müsaitse ertesi gün büyük gündür. Kesin sonuç öğrenilmesi için hastaneye gidilir. Eğer bu ilk çocuk sahibi olma ihtimali ise çift birlikte gider hastaneye. Kan, idrar ve saire örnekler verilir.

Mutlu haber alındığında ise anne ve baba adayları tedirginlik, mutluluk, heyecan duygularından oluşmuş kokteyl bir hissiyat içinde olurlar. İçleri içlerine sığmaz genelde. İstisnai durumlarda ise baba; maddi – manevi hazır olmama durumu hisseder ve bu hissi gizlemek için gayet sakin görünür.
Derken hamilelik süreci çoktan başlamıştır. Duygusal olarak çok çetin bir zaman dilimidir bu süreç. Ziyadesi ile hassas olan anne adayı her türlü buluttan nem kapabilme yeteneği ile donatılmıştır adeta. Müstakbel anne karşısında kusursuz bir baba adayı aramaktadır, dolayısı ile bugüne kadar hoş gördüğü hiçbir şey artık hoş görü sınırları içinde olmayacaktır. Müstakbel baba ise daha çok çalışmak zorunda kalacağından eşine gereken ilgiyi pek gösterememektedir. Türünün en şiddetli kavgaları bu dönemde edilir.

Aş ermeler, rutin kontroller, gelecek kaygısı derken o gün gelip çatar. “O gün” tahmin etmekte zorlanmayacağınız üzere minik afacanın ilk “ınga” sesinin duyulacağı gündür. Sezeryan ya da normal doğum olup olmadığı önemli olmaz çünkü; çekilen tüm acılar bebişin kucağa alınması ile kaybolmasa da hissedilmez hale gelir.
Tamda bu andan itibaren iri halde sert bir ayvanın anne – baba tarafından ısırılmaya başlandığı zaman dilimine girilmiştir farkında olmadan. Artık, küçük yaramazın içine dahil olmadığı bir plan yapmak olasılık dışıdır. Bazen baba unutur ve işyerinden telefonla arayarak “hayatım akşam falancalara gidelim mi?” şeklinde bir soru sorar; bazen de minik serçenin uyuduğu bir zamanda anne unutup “hafta sonu sinemaya gidelim mi?” cümlesini kurar. Her iki sualde “iyi de çocuğu kime bırakacağız” yanıtını alır. Kimseye emanet edilemeyecek kadar üzerine titrenen yavrucak nedeni ile taraflar otururlar oturdukları yerde.

“Uyumak” demişken… Artık “uyku” diye nitelendirilen kavram yerini “uyuklamak” adı ile isimlendirilecek ilginç dinlenme tarzına bırakır. Çünkü şirinlik abidesi ufaklığımızın ne zaman karnının acıkacağı belli değildir. Şanslıysanız gecede iki kez, yok değilseniz dört – beş kez bölünecek olan uykunuz kelimenin tam anlamı ile rezil olmaktadır. Ortalama dört ila altı ay sürecek olan bu durum sayesinde dünyanın bucak sayısı ile alakalı nitelikli bilgiye sahip olmak yanınıza kar kalmaktadır.
Derken cicilerin en cicisi bebeğiniz altı ayını doldurur. Yere bırakıldığında sürünmeye çalışan küçük velet; artık emeklemeye başlamıştır ya da başlamak üzeredir. Daha evvel açık bırakılan odaların kapılarının sıkı sıkı kapatılmasının, dolapların kanatlarının birbirine ip marifeti ile bağlanmaya başlanmasının zamanı gelmiştir. İlk zamanlarda ebeveynleri çok mutlu eden “emekleme”; sinirleri bir hayli zorlayan vahim bir duruma dönüşmeye başlayabilir. Ama her defasında “canı sağ olsun, Allah yokluğunu göstermesin” duaları eşliğinde sinirler yatıştırılır.

Ardından emekleme, “tutunarak kalkmak” ve “tutunarak yürümeye” dönüşür. Hani çocuğunuz dünyaya geldiğinde yediğiniz ayva vardı ya. Hah işte o ayvanın daha sulusu ve daha büyüğü genelde anne tarafından yenmek üzeredir. Duvarlardan, kapılardan, dolaplardan tutunmak sureti ile evi darmadağın etmek küçük yaramazın en birincil eğlencesi haline gelmektedir. Tam bu dönemde ufaklık annesinin ilk fırçalarını yemeye başlar. Ama annesinin suratına masum masum bakması, gözlerine bakarak gülücük atması, ya da birden ağlamaya başlaması bu kısa süreli kızgınlığı sonlandırmak için yeterli bir durumdur. Akşam eve yorgun argın gelen babanın en büyük görevi ise küçük sıpanın o günkü maceralarını ve bu maceralar sonucu yol açtığı hasarı dinlemektir. Dinleyemeyecek kadar bitkin halde bile olsa “dinliyor gibi” yapmak zorundadır. Aksi halde birkaç saniye sonra anne tarafından “dünyanın en ilgisiz erkeği” olarak ilan edilebilir 🙂

Derken “tay tay” dönemi olarak ta adlandırılabilecek olan “tutunmadan yürüme” dönemi başlar. Bu dönemde dikkat edilmezse minik afacan birçok kazanın başrol oyuncusu olabilir. Genelde; kafa, kol, ayak ve diz bölümünde oluşan yaralanmalar yıllar sonra gülümseyerek ve bir daha yaşanmama temennisi ile anılacak olsa da; içinde bulunulan zaman zarfında derin üzüntüler ve suçluluk duygusu hissedilmesine neden olacaktır.

Yıllar yılları kovalar. Artık okul çağı gelip çatmıştır. Eş, dost, akraba kim varsa herkesle “hangi okul daha iyi” araştırması için telefonla ve yüz yüze görüşülür. Hatta bu konuda yapılan araştırmalar herhangi bir alanda yapılsa, ilgili alanda bir sürü icada imza atılabilir.

Uygun mektep tespit edilip, kayıt işlemi yapıldıktan sonra; çocuğun okula karşı ilgisinin oluşması için gerekli çabayı gösterme dönemine start verilir. “Söyle bakalım evladım, derste tuvaletin gelirse ne yapacaksın?” ya da “diyelim öğretmenine bir şey sormak istiyorsun; ilk önce yapacağın şey nedir?” soruları günde birkaç kez sorulur. Teoride her şeyi öğrenen ve bu sorulara “şıp diye” cevap veren afacan; gel gelelim aynı başarıyı pratikte gösteremeyebilir. İşte çocuğu okula alıştırma dönemi yada “annenin okulla imtihanı” serüveni olarak adlandırılacak olan zaman kesitinin ikinci perdesi başlar. Anne için; çocuktan önce kalkıp, çocuktan önce okula gitme amaçlı hazırlanıp, çocuktan daha fazla ders çalışma dönemi başlamıştır. Babanın öncelikli görevleri ise; öğretmenin el işi veya hayat bilgisi dersleri için istediği ilginç şeyleri temin etmek ve çocuğun “bu ne demek baba?” şeklindeki çileden çıkarıcı sorularını yanıtlamaktır. Baba için kaçınılmaz başka bir vazife ise yıllar önce gördüğü matematik derslerini hatırlayıp, tuzaklarla dolu matematik problemlerini çözme konusunda evladına yardımcı olmaktır.

Seneler ilerledikçe dünyalar tatlısı şirin yavrunuz genç bir hanım veya delikanlı olma yolundaki ilk adımı atar ve ergenlik dönemine girer. İşte bu dönemde yenilen ayva bazen kelimeler ile ifade edilemeyebilir. Bazı çocuklar asilik rekorlarını alt üst ederken, bazıları içine kapanma konusunda tarih yazabilir. Kötü alışkanlıklara başlangıca eğilimde tam olarak bu döneme isabet eder. Evladınızın diziniz üzerinde oynattığınızdan bu yana hayli zaman geçtiğini bu tarihte anlarsınız. Okuldan kaçmalar, ilk kavgalar, hatta daha tehlikeli durumlar ardı ardına yaşanmaya başlar.

Ergenlik döneminin ortalarına doğru çocuğunuzu “hara” mantığı ile üniversite denilen, ülkemizde çoğu zaman “diploma matbaası” olmaktan ileri gitmeyen okula hazırlamaya başlarsınız. İlköğretiminde yollamasanız da olacak dershaneler artık zorunlu bir hal almıştır. Masraflar iki üç katına çıkmış, babanın yükü daha da artmaya başlamıştır. Babanın bu durumuna üzülen anne ise takı, ziynet, elbise, ayakkabı gibi masraflarından kısmaya çoktan başlamıştır bile.

Derken “bak evladım bu sınav her şeyin sonu değil” denilen cümlenin en son söyleneceği gün gelip çatmıştır. Zira genç adam ya da genç kız ertesi gün üniversite sınavına girecektir. Sınav günü anne ve babanın son görevi; evlatlarını okulun bahçesinde bir kez daha öpüp “sana güveniyorum” demekten ibarettir. Anne – baba içerde sorular karşısında ter atan çocuklarından daha heyecanlıdır kimi zaman. Çünkü gün verilen emeklerin karşılığını tahsil etme günüdür.

Sınavın ardından sonuçlar açıklanır, tercihler yapılır. Eğer çocuk il dışında bir üniversite kazandı ise gurbetlikte başlıyor demektir. Artık evladının yaşamak zorunda olduğu ilde önce yurtlar araştırılır veya iyi aileler tarafından yetiştirilen çocuklar aranır ev tutulmak için.

Bazen bayramlarda yanlarına gelmemek için “sınavlara çalışacağım” tarzı türlü bahaneler uyduran gencin bu yalanlarına “inanmış gibi” gözükmek gerekir. Açık açık “yeme bizi Hüseyin, Ayça ile takılacağım demiyorsun da, ders çalışacağım diyorsun” denmez ya koca adamın suratına… Yenilir yutulur, hasret ateşinde pişen bu yalanlar…

Ve diploma töreni zamanı gelmiştir. Evladının eğitim alanındaki o güne kadar aldığı en büyük başarısını kutlayacak olan ebeveynler; kep atma töreninde bulunulması gereken yerde bir paket kağıt mendille hazır ve nazır olarak beklemektedirler. Rektör, dekan, okulun mezun ettiği ünlüler kürsüde konuşurlar salondaki kimse tarafından dinlenmediklerinin farkında olmadan. Ardından kepler atılır, anne – babanın üstünden atılan büyük yükle eş zamanlı olarak.

Erkek evlatlar için askere gitme, kız evlatlar için işe girme zamandır artık. Önce eşe dosta haber verilir. Ardından gazete ilanları, internet siteleri alt üst edilir. İşe girmek üniversiteye girmekten daha zordur zira. Derken bir iş bulunur nihayet. Genelde “ulan bunca okulu bunun için mi okuduk” dedirten bir iştir ama yapacak pek bir şey de yoktur.

Askerlik babanın inceden inceye gurur duyduğu, annenin ise ağlamaktan gözyaşı pınarlarının kuruduğu bir dönemdir. Geçmek bilmez zaman denilen o lanet kavram. Çalan telefon hep bir umuttur anne – baba için…

Teskere vakti geldiğinde erkek evlat neye hasretse, ne yemeyi seviyorsa o pişirilir. Amca, dayı, hala, teyze kim varsa davet edilir eve. Her gelen “gözün aydın yeğenim, hayat bundan sonra başlıyor” der. Hayat aslında o loş ışıklı doğumhanede başlamıştır. Sadece kademe zorlaşmaktadır o kadar…

Derken erkek evlatta işe girer. Onunda hayallerini, bulduğu iş karşılamamaktadır ama yapacak pek bir şey de yoktur. “Bir baltaya sap olma” hatta balta, kazma gözetmeden sadece “sap” olma vakti bu vakittir…

Zamanı durdurabilecek teknoloji insanlık var oldukça icat edilemeyeceğinden dolayı yaş ilerlemektedir. Daha dün emekleyerek ortalığı kırıp döken ufaklık; artık bir ailenin ana unsuru olmak zorundadır. Dolayısı ile “ya nasip” diyerek “hayırlı kısmet arayışı” başlar. Genelde “Mehmet amcanın kızı Süheyla” ya da “Ayşe Hanım’ın kızı Gülten” çekici gelmez evladınıza. Siz ne kadar isterseniz isteyin izdivacını kendi belirlediği eş adayı ile gerçekleştirecektir. Müstakbel eş adayı ile önce anne, ardından baba tanışır.

Derken bir araya gelen aileler “işin adını koymak” olarak tabir edilen tanışma faslına geçerler. Her şey yolunda giderse söz ve nişan birbirini takip eder ve o gün gelir. Nikah günü… Herkes törenin yapılacağı salonda hazır bulunmaktadır. Gelin bembeyaz kıyafeti ile peri kızı, oğlan damatlığı ile prens gibi gözükmektedir.

Şahitler masadaki yerini alır. Derken yine o tanımadığınız adam, yine hiç tanımadığınız bir adamdan aldığı yetkiye dayanarak sizin ufaklıkla yanındaki hatun veya er kişiyi karı – koca ilan eder. İçinizden bu töreni durdurmak geliyordur ama çaresizlik işte… Eşinizin gözlerinin içine bakarak bu çaresizliği kat be kat büyütürsünüz. İlk bisikletini aldığınızda gözlerinin içindeki parıltıyı hatırladığınız çocuğunuz uçup gitmiştir yuvadan… Elin oğlu ya da elin kızı söker, alır ve gider ciğerinizi… Ama sizde o ufaklığa sahip olmak için başkasının ciğerini sökmüştünüz ya… Ona sayacaksınız artık… Umarım siz benim yaptığımı yapmayıp göz yaşlarınıza hakim olabilmişsinizdir…

 

Zeynep Aydemir Bayram

Gazeteci

Facebook Yorum

Hakkında: burakveelif

Ben burakveelif..! Yıllardır kullandığım tabir ile, “internet denizinde bir damla”. Yaklaşık 10 yıldır blog yazarlığı ile beraber, amatör olarak başladığım web maceramda, başta joomla!, wp, smf gibi hazır scriptlerin yanında html, php gibi yazılım dilleri ile de "amatör" olarak ilgilenme fırsatı buldum. Detaylar için lütfen tıklayınız>>>

İlginizi Çekebilir

Gerçek Dürüstlük Nedir?

  Dürüstlük… ne derece ve nereye kadar? Tanımı doğruluktan şaşmamak ve gerçekleri çarpıtmamak olsa da, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir